|
Osmanlı Mutfağında Kullanılan Sofra Gereçleri
Osmanlı
mutfağında kullanılan malzemeler hakkında arşiv belgeleri,
tarihi kaynaklar ve batılı gezginlerin seyahatnamelerinden
gerekli bilgileri sağlamak mümkündür. Fatih Sultan Mehmet'in
İstanbul'u fethetmesinden kısa bir süre sonra inşa edilerek
19. Yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı Devletinin hem idari
yönetim merkezi, hem de padişahların ikametgahı olan
Topkapı Sarayı'nın mutfakları ve koleksiyonlarında bulunan
mutfak malzemeleri, belge ve kaynaklardaki kayıtların
maddi kalıntılarıdır. Topkapı Sarayı Mutfakları Topkapı
Sarayı'nın inşa edildiği Fatih devrinden itibaren yemekler
Matbah-ı Amire adı verilen mutfaklarda pişirilmekteydi.
Topkapı Sarayı mutfakları ile bağlı birimleri, ikinci
avlunun doğu kenarı boyunca uzanan revakların arkasındaki
uzun mekanda yeralır. Mutfakların Fatih devrinde dört
kubbeli olarak yapıldığı, artan Saray halkının ihtiyacını
karşılamak üzere Kânuni devrinde altı kubbeli Has Mutfak
ile Helvâhane bölümlerinin eklendiği, 1574 yılında çıkan
büyük yangından sonra, ki bu yangının kebap çevirirken
tâbedeki (tavadaki) yağın tutuşmasından çıktığı yazılır.
Baş Mimar Sinan tarafından eski planına sadık kalınarak
genişletilip yenilendiği bilinir. İkişer kubbe ile örtülü
on gözden oluşan mutfaklarda sultanlar ve hiyerarşik
olarak tüm Saray halkına yemek pişirilmekteydi..
Güneyden başlamak üzere ilk mutfak sultana aitti. Bunu
valide sultan ve padişahın kızları, padişahın kadınları,
kapı ağası, divan-ı hümayun, enderundaki akhadımlar
ve içoğlanlar, alt tabakadaki saray memurları, cariyeler
ve hizmetçi kadınlar, divan-ı hümayuna hizmet verenler
için çalışan mutfaklar izler. Onuncu mutfak, Türk mutfağında
önemli bir yeri olan çeşitli tatlı, reçel ve şerbetlerin
hazırlandığı helvahane idi. En başta yer alan padişah
mutfağında tek kişilik ve çok çeşitli yemek hazırlanırdı.
Serçini de denilen başaşçı 12 usta aşçı ile birlikte
padişahın yemeğini hazırlardı. Serçini aynı zamanda
padişahın sofrasında ve elçi kabullerinde Divan'da kullanılan
porselen yemek takımlarından da sorumluydu. Sarayın
hiyerarşik düzenlemesinde üçüncü sırada yer alan Kilercibaşı,
enderun ve ikinci avludaki mutfaklar ile kilerlerin,
kiler koğuşu içoğlanların ve Saray'ın dış teşkilatına
bağlı tüm mutfak görevlilerinin amiriydi. Diğer taraftan
padişahın yemeğinin pişirilmesi ile ilgilenmek, sofrasını
kurarak yemesine nezaret etmek; reçel, şurup, şerbet,
macun ve tatlı türü yiyeceklerini hazırlatmak; turşu,
baharat vs. muhafaza etmek, padişah yemek yemeden önce
yemeğinden kontrol için tatmak kilercibaşının görevleri
idi. Topkapı Sarayı'nda bugünkü idari binasının olduğu
yerde bulunan kiler koğuşunun bir kısmında, padişah
sofrasında kullanılan altın, gümüş porselen gibi değerli
kaplar ile az bulunur yiyeceklerin depolandığı, şerbetler
ve çeşitli şurupların hazırlandığı anlaşılır. Saray
mutfaklarında 15-20 başaşçı olup, aşçıbaşlar dönüşümlü
olarak 60 aşçı ve 200 yardımcı ile birlikte çalışıyorlardı.
Mutfakların sorumlusu, vezir rütbesine yakın derecede
yüksek bir devlet memuru olan Matbah-ı Amire eminiydi.
Helvahanenin başında ise helvacıbaşı kalabalık bir ekible
görev yapardı. Tüm bu teşkilatın azil ve tayinleri enderundaki
kilercibaşının yönetimi altındaydı.. Mutfaklarda pişirilen
yemekler acemi oğlan ve tablakâr adı verilen aşçı yamakları
tarafından siniler içerisinde hareme, enderuna, divana
götürülürdü. Padişahın yemeği de yine bunlar tarafından
Bâb'üs Saade'ye kadar getirilerek enderunun kiler koğuşundaki
içoğlanlara teslim edilirdi. Bazı kaynaklar, sadece
padişahın yemeklerinin pişirildiği 'kuşhane mutfağı'
adında ikinci bir mutfaktan sözetmektedir. Harem'in
enderuna açılan kuşhane kapısının üzerindeki 1147 (1734-35)
tarihli kitâbede Sultan I. Mahmud'un kuşhane mutfağını
tamir ettirdiği yazılıdır. Harem'in kuşhane kapısının
sol tarafındaki ocaklı ve tezgahlı küçük taş odanın
kapısı, Harem;'deki altın yola açılmakta olup, kuşhane
mutfağı olabileceği düşünülmektedir. Arâ, kuşhane mutfağının
zülüflü baltacılardan seçilmiş, yemek pişirmekte usta
iki görevlisi bulunduğunu, bunlardan birincisine "kuşçubaşı",
diğerine ise "ikinci" denildiğini yazmaktadır. Kuşhane
Mutfağı, padişaha gece hizmet veren, sadece kuş pişirilen
küçük ve sembolik bir mutfak olmalıdır. Günümüzün Topkapı
Sarayı'nda orijinal malzemesi ve teşhiriyle Helvahane,
Çin porselenlerinin sergilendiği mutfaklardaki vitrinlerin
arkasında kalan ocaklar, Harem'de Cariyeler Taşlığına
giden koridorun solundaki yemek sinilerinin konduğu
setler, saray mutfağı ve yemek kültürüyle ilgili izlerdir.
Osmanlı Kaynakları ve Belgelerinde Mutfak Eşyaları:
Osmanlıların kullandıkları yemek ve sofra gereçlerinin
isimlerini, bazılarının hangi yiyecekler için kullandıklarını
Saray arşivindeki belgelerden öğreniyoruz. 15. yüzyıldan
19. yüzyıla kadarki çeşitli defter ve belgelerde geçen
mutfak kapları, aslında Osmanlı yemek türleri ve sofra
adetleriyle birlikte değerlendirilmelidir.
Yerde oturarak yemek yeme geleneği sinileri; sofradaki
herkesin aynı kaptan yeme geleneği büyük boyutlu kapları;
çorsa, hoşaf, şerbet gibi çoklukla tüketilen sıvı gıdalar
değişik isimlerle anılan kase türlerini; yemekten sonra
kahve geleneği fincan, kahve ibriği, kahve stilinden
oluşan kahve takımlarını; yenilen yemeğin gülsuyu ve
güzel koku ile bitirilmesi de gülabdan ve buhurdanları
doğurmuştur. Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak için
leğen ve ibrik, kurulanmak için peşkir, peçete yerine
kullanmak için de makramalar, yemek ve sofralarda kullanılan
diğer gereçlerdir. Arşiv belgelerinde (mutfak masraf,
sayım, muhallefet, hediye defterleri gibi) sık sık isimleri
geçen kap türleri şunlardır: Tabak, kase, üsküre, çanak,
bardak, yatuk, badye, kuze (su testisi), ibrik, leğen,
buhurdan, gülabdan, yekmürdi, matara, kavanoz, sürahi,
fincan, fincan tabağı, ayaklı çanak, anberdan, memekten
(tuzluk), iftar tabağı, çay ibriği, kumkuma, zemzemiye,
tatlı tabağı, meyveden, çorba tası, tabe, (tava), yayuk,
yemek kaşığı, hoşab kasesi, şerbet kasesi, hoşab üsküresi,
şerbet fincanı.
Bunlardan Çin porselenleri fağfur/fağfuri ya da mertebani,
İznik seramikleri için ya da İznik, metal olanlar altun/sim,
mücevherli olanlar murassa, Avrupa porselenleri Saksonyakari/Beçkari
isimleriyle birbirlerinden ayrılmışlardır. Kumkuma,
yayuk, yekmürdi gibi bazı kap türlerinin biçimleri tam
olarak bilinmemekle birlikte, genellikle yemek kültürüne
uygun formlar olduğu düşünülmektedir. Arşiv belgelerinde
adları geçen sofra gereçlerinin kullanımı ile ilgili
kaynaklar vardır. Fatih Sultan Mehmet'in 1457 (h. 861)
yılında, Edirne'de şehzadeleri ultan Beyazid ve Sultan
Mustafa için düzenlettiği sünnet düğününde fağfuri üskürelerle
şerbet sunulduğu Tursun Bey tarihinde yazılıdır. IV.
Mehmed'in, şehzadeleri II. Mustafa ve III. Ahmet için
1675 yılında Edirne'de yapılan sünnet düğününde verilecek
ziyafetlerde kullanılmak üzere, İstanbul'dan ikibin
küçük iki yüz büyük bakır sahan istenmiştir. 1568 tarihli
Divan-ı Hümayun defterinden Hazine'deki gümüş sininin
elçi geldiği zaman çıkarıldığını, yemeğin bu sini üzerinde
yenildiğini öğreniyoruz. Her yıl surre alayının gidişinde
verilen ziyafetle ilgili bir belgede (Topkapı Sarayı
Arşivi, D. 6835), kullanılan eşyalardan bazılarının
isimleri sıralanmıştır. bU listede gümüş leğen-ibrik,
hoşaf tası, tas tabağı, buhurdanlık, gülabdanlık, şamdan,
kahve tabağı; bakır hoşaf tası; fağfuri kase; hangi
madenden yapıldığı yazılmayan ta'am (yemek) sinisi,
el leğeni ve ibrik, yoğurt tası ve tabağı, turşu tası
ve tepsi, ateş kapı; su peşkiri, kebir makreme (havlu),
yemek makremesi ve yağ makremesi gibi yemek esnasında
kullanılan malzemelerden örnekler görülmektedir. Arşiv
belgelerinde adları geçen bu kapların kullanışı hakkındaki
en önemli görsel kaynaklar Topkapı Sarayı Kütüphanesinde
bulunan minyatürlü Osmanlı el yazması iki surnamedir.
Bunlardan ilki (H. 1344), Sultan III. Murad'ın oğlu
şehzade Mehmed'in 1582 yılında yapılan ve 52 gün 52
gece süren sünnet düğününü anlatmaktadır. Çok sayıda
minyatürün bulunduğu eserde metal ve seramik-porselen
kap biçimleri çoklukla resmedilmiştir. Tabaklar, kavanozlar,
sahanlar, fincanlar, tepsiler, kaseler, tencereler sıklıkla
kullanılan formlardır.
Helvacıların geçişini konu alan sahnede (yaprak 51a),
olasılıkla bakır bir tencerede uzun saplı bir kepçe
ile helva yapıldığı görülmektedir. Bu düğünle ilgili
olarak tarihçi Selaniki, at meydanının güney tarafında
devlete ait fırının önünde ocak ve mutfaklar yapıldığını,
mutfakların binbeşyüz parça büyük kazan ve tepsiyle
donatıldığını yazmaktadır. Düğünde verilecek ziyafetlerde
kullanılmak üzere Hazine'den, Matbah-ı Amire kilerinden
ve çini ambalarından beyaz, yeşil, zeytuni, alaca, açık
mavi Çin porseleni ve İznik çinisi sahan ve tabaklar
çıkarıldığını; bu kapların yetmeyeceği düşünülerek ayrıca
çarşıdan 237 İznik sahan, 204 İznik tabak, 100 İznik
üsküre satın alındığını yine Selaniki'den öğreniyoruz.
İkinci surname III. Ahmed'in dört şehzadesinin sünnet
düğününü konu eden Surname-i Vehbi adlı minyatürlü el
yazmadır (A. 3593). 1720 yılında gerçekleşen ve 15 gün
15 gece süren düğünle ilgili bu yazmada Levni tarafından
yapılan 137 minyatür bulunur. Minyatürlerdeki bütün
ziyafet sahnelerinde çift yuvarlak sini/masa şemasının
tekrarlandığı görülmektedir. Kapalı metal tabak, kase
ve sahanlar, mavi beyaz kase ve tabaklar (Çin porseleni
mi İznik seramiği mi olduğu anlaşılmamaktadır), mücevherli
porselen kaplar, genellikle bir tepsi içinde takım olarak
buhurdan ve gülabdanlar, sürahiler, kaşıklar, gümüş
leğen ve ibrikler, fincanlar çoklukla resmedilen kap
türlerini oluşturur. Sur emini ve yardımcıları bu düğün
için imparatorluğun her köşesinde malzeme tedarik etmeye
çalışmış ve kısa sürede yemek masası yerine kullanılacak
on bin büyük tahta sini, tatlı dağıtmak üzere bin küçük
tepsi, on bin sürahi, şerbet, bin ördek, sekiz bin tavuk,
iki bin hindi, üç bin horoz, iki bin güvercin, onbeş
bin yağ kandili ve gece eğlencelerinde etrafı aydınlatacak
mahyalar için on bin yağ çanağı bulunmuştur. Topkapı
Sarayı kütüphanesinde bu surnamenin bir nüshası daha
vardır (A. 3594). Vezir-i Azam Damat İbrahim Paşa için
hazırlandığı sanılan bu nüshanın 140 minyatürlü yaprağı
Levni okuluna mensup bir sanatçı tarafından yapılmıştır.
Ziyafet sahneleri Levni'nin surnamesi ile aynı şemayı
gösterir. Her iki surnamede de çanak yağması sahnesi
resmedilmiştir. Çanak yağması, düğünlerde halka ve yeniçerilere
verilen yemek ziyafetidir.
Meydana dizilen çok sayıda tabak ve kaseler, içindeki
yemeklerle birlikte yağma ettirilmektedir. Çanak yağması
konulu minyatürlerdeki kap kacağın türü belli olmamakla
birlikte, genellikle pişmiş toprak veya bakır kapların
kullanıldığı sanılmaktadır. Topkapı Sarayı Koleksiyonlarındaki
Mutfak Eşyaları: Saray'ın 10.358 parçadan oluşan Çin
porselenleri koleksiyonu, sultanların porselen kaplara
duydukları ilgi ve beğeni ile açıklanabilir. Osmanlı
hanedanının daha Topkapı sarayı inşa edilmeden önce,
Edirne Sarayında Çin porseleni kaplar kullanıldığı bilinir
(bkz. dipnot 6). Çin'de üretilerek 13. yüzyıldan itibaren
İslam ülkelerine ve Ortadoğuya ihraç edilen Çin porselenleri,
Osmanlı saray ve konaklarında da tercih edilerek kullanılmıştır.
Osmanlı belgelerinde mertebani olarak geçen seladon
kapların içine konulan zehirli belli ettiği inancı,
bu tercihin sebebi olabilir. Topkapı Sarayı'nın inşa
edilişinden itibaren biriktirilen, 16. yüzyıldan sonra
sayısı sürekli artan Çin porselenleri islam ülkeleri
için üretilen ihraç malları olduğundan, Osmanlı yemek
ve sofralarına uygun biçim ve büyüklükte yapılmışlardır.
Koleksiyonda çok sayıda büyük boyutlu tabak ve kaseler
yeralmaktadır. Bazı kaselerin porselen kapaklı olmasına
karşılık, çok sayıda kase ve tabağın üzerini tombak
kapaklar örtüldüğü bilinmektedir. Fincanlar, leğen ve
ibrikler, buhurdan ve gülabdanlar, sürahiler, mataralar
bu koleksiyonun diğer önemli gruplarıdır. Çin porselenlerinin
kullanılması ile ilgili tarihi kaynaklar bilgiler verir.
Covel, Edirne'de vezirin onuruna verdiği yemeği anlatırken
servisin pahalı kaplarla yapıldığını, mertabani ve fağfur
kaplar ile şerbet ve kahve fincanları kullanıldığını
yazar. D'Ohsson, Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra bütün
padişahların sadece porselen kullanıldıklarını, bugün
de bütün resmi yemeklerde Çin'in yeşil porselenlerinin
kullanıldığını anlatır. Thevenot, "Saray'dan yeni çıkmış
olan bir içoğlandan öğrendiğime göre, hükümdara yemekler
porselenden daha kıymetli, Çin toprağından yapılmış
ve zehire karşı panzehir olan kaplarda verildi. Ayrıca
O'nun (Kanuni) altınla kaplı (altın yazdızlı gümüş veya
bakır) elli tane tabağı vardır... Bahçelerde veya eğlence
yerlerinde verilen fevkalede ziyafetlerde tıpkı elçilere
hükümdar tarafından kabul edilmeden önce Divanhane'de
verilenlerde olduğu gibi, porselenden ve topraktan kaplar
kullanılırdı..." sözleriyle Çin porselenlerinin kullanımı
konusunda bilgiler verir.
Çin porselenlerinin
kırılanlarının tamir edilmesi veya Osmanlı metal işçiliği
ile yeni işlevler kazandırılarak tekrar kullanılması
Çin porselenlerine verilen önemi gösterir. Evliya Çelebi
tüccarlar loncasında yirmibeş onarım ustasının olduğunu,
kırık porselenlerin kenetlenerek tamir edildiğini, bunu
yapan on atelyenin bulunduğunu yazar. Saray koleksiyonunda
bu şekilde tamir edilmiş Çin porseleni kaplar halen
mevcuttur. Arşiv belgelerinde isimleri geçmekle birlikte
saray koleksiyonlarında İznik seramikleri bulunmaz,
bunun nedeni pahalı ve dayanıklı olan Çin porselenlerinin
her zaman daha iyi korunması ve tercih edilmesi olmalıdır.
Ancak Saray dışında İznik seramikleri sevilerek kullanılmıştır.
Saray mutfaklarında ikinci önemli grubu bakır ve tombak
eşyalar oluşturur. Kazanlar, dövme yuvarlak tipli helva
tencereler, kapaklı tencereler, değişik boyutlarda kapaklı
sahanlar, tavalar, fırın kürekleri ve maşalar, ibrik
ve leğenler, büyük siniler, tepsiler, kahve takımları
(kahve stili ve ibrikleri, kahve kavurma tavaları, fincan
zarfları, değirmenler), taslar, güğümler (sahlep, aşure,
süt, su için) havan ve kantarlar, kepçe ve kevgirler,
sayısı 2000 civarında olan bu koleksiyonun önemli parçalarıdır.
XVI. yüzyılda İstanbul'u ve Anadolu'yu ziyaret eden
Hans Dernschwam, Türklerin yemeği yerdi oturarak yediklerini,
yere deri bir sofra yaydıklarını, üzerine tahta ve kalaylanmış
bakır bir sini oturttuklarını, sininin üzerine 2-3 kap
yemek, ekmek ve kaşık koyduklarını, dizler üzerine de
bir peşkir örttüklerini yazar. Ayrıca kapaklı pırıl
pırıl kalaylı bakır çukur sahanların İstanbul'da kullanılmasının
âdet olduğundan sözeden Dernschwam, bu kapakların şeklini
de çizerek göstermiştir. Bakır koleksiyonu içinde, 17-19.
yüzyıllar arasına tarihlenen yaklaşık 400 parça tombak
eser vardır. Bakır üzerine civa ve altın yaldızla yapılan
tombak eserler, altın gibi görünümleri ile saray ve
konaklarda sevilerek kullanılmışlardır.
Bakır kaplarla hemen hemen aynı formlarda yapılan tombak
eserler arasında çoğunluğu buhurdan ve gülabdanlar ile
kapaklı tas ve sahanlar, şerbet güğümleri, ibrik ve
leğenler oluşturur. Porselen kapların üzerine tombak
kapakların örtüldüğü minyatürlerden bilindiği gibi,
koleksiyondaki kapak sayısından da anlaşılmaktadır.
Pişmiş toprak kapaklı tencere ve çömlekler, helva dağıtımında
kullanılan helva güveçleri, büyük erzak küpleri; mermer
tabak, tepsi, bardak ve şekerlikler; bronz havan ve
ağırlıklar bu koleksiyonun diğer önemli eşyalarıdır.
Hazine ve gümüş koleksiyonlarındaki altın ve gümüş kaplarda
sultan ve üst düzey saraylıların yemek yedikleri bilinir.
Ancak şer'i kanunlara göre altın ve gümüş kaplarla yemek
yeme yasaklandığından, sultanların sarı Çin porselenleri
kullandıkları anlaşılmaktadır. Divan-ı Hümayun'dan çıkan
H. 1204 tarihli bir hükümle ilgili vesika altın ve gümüş
kapların kullanılmasının yasaklanmasıyla ilgilidir.
M. Baudier konuyla ilgili olarak şu bilgileri verir:
"...Padişah yemek esnasında envai meyva suyu, limon
suyu ve şekerle yapılmış bir içki (şerbet) içer. O bu
içkiyi murassa ayaklı bir zarf içine konulmuş porselenden
veya Hindistan cevizi kabuğundan küçük bir kaseden tahta
kaşıkla içer... Ramazan günlerinde hiçbir altın kap
kullanılmaz, yemekler çok değerli ve nadir sarı porselen
kaplara konulur". Sultan II. Beyazid zamanında konulan
altın ve gümüş kaplarda yemek âdetinin en geç III. Murad
devrinde kaldırıldığı ve porselen kaplara geçildiği
söylenmekle birlikte, koleksiyonlarda bulunan altın
ve gümüş mutfak eşyalarından bu yasağa tümüyle uyulmadığı
anlaşılır. Divan'a elçi geldiğinde gümüş sini çıkarıldığı
bilinir. 17. yüzyılda Topkapı Sarayında içoğlanı olan
Bobovi, sultanın yemeğini şöyle anlatır:
Sultan Hasoda veya bahçede tek başına yemek yer; yemekte
haşlanmış, fırında baharatlı veya kebap yapılmış koyun,
çeşitli ızgara etler (koyun, kuşlar, güvercin vs.) en
ünlüsü baklava olan tatlılar, muhallebi, sütlaç bulunur;
yemekte su içilmez, bunun yerine yedikten sonra büyük
bir kap hoşaf içilir. Yemek sırasında dilsiz ve cüceler
padişahı eğlendirirler; tüm yemekler seladon kaplarla
sunulur, içecekler için metal bardaklar kullanılır,
çatal yerine kullanılan eller yemekten sonra sabunla
yıkanır; yemekten sonra küçük yudumlarla sıcak kahve
içilir ve son olarak amber ve öd ağacından buhur yapılır.
Padişahlar altın ve gümüş kaplarda yemek yemez, çünkü
şeriat kurallarına göre bu kaplar erkeklere yasak, ancak
kadınların yemeleri serbesttir. Kaynaklara göre Topkapı
Sarayı'nda, biri sabah ile arasında kuşluk, diğeri hava
kararmadan önce akşam olmak üzere, günde iki kez yemek
yenilir. Yemekler, bağdaş kurmuş olarak yerden hafif
yükseltilmiş sinilerde yenir, yemekten önce ve sonra
eller ibrik-leğen takımı ile yıkanır ve peşkirle kurulanırdı.
Yemek sırasında makrama denilen ve peçete yerine geçen
örtüler kullanılırdı.
Makramalar tek tek kullanılabildiği gibi, sini etrafındaki
kişilerin tümünün örttüğü 3-4 m. uzunluğundaki dolama
türleri de kullanılabilmekteydi. Sofradaki herkes sinilerin
ortasına konulan tek bir kaptan yerdi yemekte sadece
kaşık kullanılır, çatal ve bıçak kullanılmaz, sağ elin
üç parmağı ile yemek yenirdi. Yemeğin çeşitine uygun
olarak kaşıkların biçim ve boyutları farklılık gösterirdi.
Yemekte su içilmediği için su takımı konulmaz, yemek
sonrasında şerbet veya hoşaf içilirdi. Genellikle konuşulmadan
yenen yemeğin ardından bir seramoni halinde buhur, gülsuyu
ve kahve verilmesi âdetti. Gülsuyu ve buhur, özellikle
yemekten sonra kullanılan en önemli kokulardı. Bu kokular
için hazırlanmış porselen, tombak, gümüş veya cam gülabdan
ve buhurdanlar, Saray koleksiyonunda çokça bulunurlar.
Osmanlıdaki batılılaşma süreci ile birlikte, 18. yüzyıldan
itibaren Çin porselenlerinin yerini Avrupa porselenleri
almıştır. Saray koleksiyonundaki 5000'i aşan Avrupa
porseleni yemek takımları bu değişimin bariz kanıtıdır.
Alman, Viyana, Fransız, Rus porselen ve fayanslarından
oluşan bu sofra takımları da Osmanlı zevkine uygun ihrac
mallarıdır. 19. yüzyılda Beykoz ve Yıldız porselen fabrikalarında
üretilen ilk Osmanlı üretimi ise günlük kullanımdan
çok hediye ve süs amaçlı yapıldığından sofralarda çok
fazla kullanılmamıştır. Saray Dışında Kullanılan Sofra
Gereçleri: Osmanlı saraylarında görülen mutfak ve sofra
takımlarının, Saray erkanı ve yakınlarından oluşan zengin
konaklarda da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Muhallefet
ölen veya azledilen saray ve devlet görevlilerinin eşyalarının
saraya maledilmesi sistemi gereğince, 19.000'i aşkın
Çin ve Avrupa porseleninin saraya geri dönmesi muhallefet
defterlerinden tespit edilmiştir. Bu sayı saray dışındaki
sofra gereçlerinin saraydan pek farklı olmadığını gösterir.
1716 yılında İstanbul'a gelen İngiliz elçisinin eşi
Lady Montagu, Sultan Mustafa'nın gözdesi Hafize Sultan'ın
onuruna verdiği ziyafeti "Şerbet Çin porseleni kaplar
içinde getirildi. Ancak kapaklarıyla fincan tabakları
som altındandı. Yemekten sonra istemeyerek kullandığı
peçetelere benzeyen el silme bezleriyle altın bir leğen
içerisinde su getirildi ve altın tabaklı porselen fincanlarla
kahve servisi yapıldı" diye anlatmaktadır. İmarathanelerde,
kervansaraylarda ve evlerde kullanılan sofra gereçleri
ise, ekonomik duruma parale olarak fazla çeşitlilik
göstermez. Kalaylanmış bakır ve pişmiş toprak kaplar,
tahta kaşıklar, tahta ve bakır siniler, yemek çeşiti
de azalan sofralarda kullanılan sofra gereçleridir.
|