|
Bu
hareket sırasında elbette mutfak kültürüne de gereken
yeri vereceklerdi. "Açları doyurun, çıplakları giydirin,
yıkılanları yapın, az halkı çok edin" gibi kutsal öğütlerle
yola çıkan göç kafilelerinin yeni vatandaki görevleri
kendilerine böylece bildirilmişti. İşte, yıllar sonra
Anadolu ve Rumeli'nde gelişen Osmanlı kültürü ve de
bu kültürün önemli bir bölümünü oluşturan mutfak ve
yemek töreleri Asya Türklerinin tarihsel birikimiyle
birlikte oluştu, gelişti ve ünlendi. Bu hareketli kültür
birikimini yeni vatanda geliştirecek, destekleyecek
ve üretkenliğini arttıracak bir çok eleman vardı. Yeni
toprak, her şeyden önce üç ayrı denizle çevrilmişti:
Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi.
Bu
üç deniz bütün mal varlıklarını Anadolu göçmenlerinin
emrine sunmuştu ve bu üç denize bağlı iki boğaz (Çanakkale
ve İstanbul Boğazları) ve de onları birbirine bağlayan
Marmara Denizi, bir yandan kendine özgü bereketi ile
bir yandan da Anadolu'da, dört mevsimi birarada yaşamanın
özellikleri ile, Batı'da bahar keyfi sürerken, Güney'de
yaz, Karadeniz'de ılıman bir sonbaharı yaşama imkanını
kullanarak, ülkenin bütününü, her mevsim taze sebzeler
ve değişik meyvelerle donatıyordu. Bizler de, bugün
bile aynı keyfi yaşamıyor muyuz? İşte bu nedenlerle
Osmanlı mutfağının ve yemek kültürünün özelliklerini,
tarihsel kültürel birikiminin verdiği çeşitlilik ve
coğrafyanın ve iklimlerin verdiği zenginlik ve de denizlerin,
göllerin getirdiği bereketle birlikte incelemek ve düşünmek
gerekiyor sanırım.
Bu koşullar, Osmanlı yemek kültürünü dünyanın üç büyük
mutfağından biri olma kıvamına getirdi. Yaşadığımız
günler, yaşadığımız koşulların büyük değişimleri nedeniyle
bu kültür elbette durmadan yenileniyor. "Kalıcı olma"
şansı her gün biraz daha azalıyor. Bugün tüm dünyada
insanlar evlerinde ve aile sofralarında birlikte yemek
keyfini çok az bulabiliyorlar. Gelişen iş töreleri,
sıcak yemek alışkanlıklarını, ayakta yenen "tost, sandviç"
gibi kuru yemeklere dönüştürülüyor, davet yemekleri
daha çok lokantalarda veriliyor.
Çağdaş tıp, eskilerin en çok sevdiği yağlı yemeklere,
hamur işlerine, hamur tatlılarına iyi gözle bakmıyor,
fazla kilolu olmaktan korkanlar devamlı "diyet" gayretiyle
kolay yemeklere önem veriyor. Ve böylece... Yeni dünyanın
yemek sistemi kendi kurallarına göre, eski sistemden
ayrılıyor. Ama, eski sisteme de dikkatle bakıldığı ve
araştırmalar yapıldığı zaman onların da, özellikle sağlık
açısından bir çok tedbirleri olduğunu, o günlerin koşullarına
göre bazı kurallar ve kararlarla bu konuyu yürüttüklerini
görüyoruz. Madem ki bizim konumuz Osmanlı mutfağı...
Bu konularda, ne demiş Osmanlı'nın akıllısı biliyor
musunuz? Ne demiş? Yemekten, içmekten, tatlıdan, tuzludan
söz açıldığında... o bolluk ve bereket sofralarında...
Haber vermiş ki: "Az yiyen melek olur Çok yiyen helak
olur" Aman dostlar dikkat. Aman! O zamanlar, buna benzer
vurgulu sözleri usta hat sanatçıları o sanat eseri olan
süslü yazılarıyla yazan, zarif levhalar yaparmış. Akıllı
ev sahipleri de bu levhaların bir iki tanesini yemek
odalarının duvarlarına asarmış: "Az yiyen her gün yer
Çok yiyen bir gün yer" gibi. "Ağız yer, yüz utanır"
gibi. Çok yemek yemenin insanın işine yaramayacağını
anımsatan aşağıdaki dize gibi. "Neler yedi neler yedi
bu diş"
|