|
Osmanlı
Sarayında Mutfak Hizmetlileri ve Sofra Gelenekleri
Osmanlı
Sarayının mutfak özellikleri ve hizmetlerinin bazı geleneksel
ve her dönemde görülebilen ortak tarafları vardır. Ancak
bu gelenek ve uygulamaların padişahtan padişaha, saraydan
saraya göre değişiklikler gösterdiği bir gerçektir.
Hizmetler ve sofra adabı özellikle Abdülmecidden sonraki
dönemde yani Boğazdaki saraylar kullanılmaya başlandıktan
sonra yavaş yavaş değişmeye başlamış ve Avrupalılaşmıştı.
Buna rağmen bazı kaynaklar çatal ve bıçakla yemek yenilmesini
Sultan II. Mahmud dönemine kadar götürürler. Bu padişah
bazı sultan düğünlerinde ve yabancı prenslerin ziyaretlerinde
alafranga büfeler kurardı. II. Mahmud'a çatal bıçak
takımını Hüsrev Paşa hediye etmiştir. Sultan Abdülmecid
ve Abdülaziz'in Dolmabahçe Sarayında ve Sultan II. Abdülhamid'in
Yıldız Sarayında yabancı misyonlara verdikleri ziyafetler
belirgin örneklerdir. Hele bunlardan bazılarının kadınlı
erkekli olacak kadar batılı karakter taşıması ilginçtir.
Bununla beraber yabancı misafirler dışındaki saray yaşamı
ve dolayısıyla sofra gelenekleri büyük ölçüde eski ve
İslami geleneklerden kopmamış, 19. yüzyıldan itibaren
masada yemek yemek, çatal bıçak kullanmak gibi pratik
ve çağdaş bazı uygulamaların dışına çıkılmamıştır. Geleneksel
soframız olan yükseltilmiş tepsiler, bunlar etrafındaki
minderler ve sedirler üzerine oturarak yemek yemek,
âdeti saraylarda dahi uzun süre devam ettirilmiştir.
Bu anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere sarayda yemek,
mutfak hizmetleri ve sofra gelenekleri yalnız padişahla
sınırlı değildir. Padişah yemeği dışında söz edilmesi
gereken ve mutfak ve sofrayla ilgili pekçok ilginç konu
bulunmaktadır. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:
-Padişahın şehzade ve hanım sultanlarla ilgili düğün
ve sünnet düğünleriyle devlet ricali, yabancılar ve
halka verdiği şölen yemekleri; Sur-ı hümayun denilen
sünnet düğünlerinde halktan başlayarak en üst kademedeki
davetlilere kadar verilen ikram ve ziyafetler ayrı bir
konu oluşturur. Bu düğünlerle ilgili belgelerde görülen
mutfak masrafının büyüklüğü elbette kalabalık insan
topluluklarıyla açıklanabilir. Bu konuda dikkat çeken
bir nokta ilginçtir; Sur-ı hümayunlarda ençok tereyağı,
safran ve şeker tüketilmiştir. Bu da helva ve zerde
cinsinden yiyeceklerin çokça ikram edildiğini gösterir.
Şeker ayrıca seyircilerin ilgisini çekmek üzere arabalar
üzerinde geçirilen büyük ölçekli ve boyalı hayvan, insan,
ev ve bahçe gibi heykellerin yapımında da kullanılıyordu.
Bunlar aşçılar dışında bir sanatkar grubu; Nakkaşan-ı
Sükker'ler yapmaktaydı.
Sultan III. Murat'ın oğlu Şehzade Mehmet için at meydanında
yapılan sünnet düğününde "her akşam bin tabaklık pilav
ile her tabak için bir ekmek ve boynuz ve ayaklarıyla
beraber pişirilmiş, on altıdan yirmiye kadar öküz ortaya
konurdu. Halk bu yemekler üzerine öğle şitap ederdi
ki meydan kırılmaş tabaklar, her tarafa dağılmış pilavlarla
dolardı." D'Hosson, Türklerin sarayda olsun halk kesiminde
olsun düğün ve bayram dışında toplu yemek yeme âdetleri
bulunmadığını yazar. -Ulufe dolayısıyla yabancı elçilere
ve yeniçerilere sarayda verilen yemek: Ulufe dağıtılacak
günlerde elçi kabulleri bilerek yapılırdı. Ulufe dağıtımı
ve bu esnada yeniçerilere verilen yemeğin ihtişam ve
renkli görüntüsünün yabancılar tarafından görülmesi
hoşa gidiyor olmalıydı. Böyle günlerde devletin zenginliğini
göstermek için özel yemek takımları çıkarılır, torbalar
halinde akçeler sıralanır, hatta bu torbalardan birinin
içindeki akçeler bir para tahtasına boşaltılırdı. Böylece
akçelerin sahte olmadıkları kanıtlanmak istenirdi. Ulufe
günleri şayet büyükelçi ve yabancı heyetle de davet
edilmişse onlara saray bahçelerindi muhafaza edilen
zürafa, aslan ve pars gibi hayvanlar da gösterilmek
istenirdi. Yeniçerilerin sarayın ikinci avlusundaki
birinci selam taşına geldikten sonra kendileri için
revaklar altında hazırlanmış çorbaları nasıl koşuştuğu
bir çok ya.ancı elçi tarafından çok ilginç bir görüntü
olarak anlatılır. Bu sırada elçiler de kendileri için
perdelerle bölünmüş kısımlarda yemek yerlerdi. Gerek
divanda vezirlere ve sadrazama çıkan yemek gerekse elçi
yemeklerinin menüsü farklı ve zengin olurdu. Bu konuda
gösterişe önem verildiği belirtilir. -Bayram, iftar,
Hırka-ı Saadet ziyaretlerinde verilen ikramlar; 19.
yy.'ın ikinci yarısından itibaren Boğaziçi'ndeki saraylar
kullanılmaya başlanınca Topkapı Sarıyı yalnız önemli
bazı günlerde ziyaret edilir oldu. Hırka-ı Saadet dairesinde
muhafaza edilen Hz. Muhammed'in hırkasının her yıl ramazan
ayının 15'inde görülmesi bu ziyaratlerin gelenek haline
gelmiş sebeplerinden birini oluşturur. Bu ziyaret, saray
ricaline özel şişeler içinde buhur suyu gönderilerik
duyurulurdu. Buhur suyunu bu şekilde davetiye gibi getiren
bu ağalara hediye vermek âdetti.
Ziyaret günü
iftar da, Topkapı Sarayı'nda yapılır ve yemekte o gün
için geleneksel hale gelen soğanlı yumurta ve baklava
ikram edilirdi. Tayyarzade Atâ Bey Enderun Tarihi adlı
kitabında bayram yemeklerinden şöyle söz eder: "Silahtar
Ağa ili Çuhadar Ağa atlarından inip ileri geçerler ve
padişahı, Babüssaâde önünde istikbal ederlerdi. Padişah,
Divân çavuşlarının alkışları arasında atından iner,
Babüssaâde'den içeri girer, sadrazam, vezirler ve alayda
bulunan sair zevat, kubbe altına giderlerdi. Orada padişah
tarafından kendilerine mükellef bir ziyafet verilirdi.
Bu sırada Yeniçerilir de orta kapıdan içeri girerler,
saray mutfakları önünde kendileri için hazırlanmış taslar
içinde çorbaya seğirtirlerdi. Çorba içmek için koşarak
gitmek an'ane idi". Kurban ve Ramazan bayramlarında
bir fazla madde vardı; saraya kesilecek kurbanlardan
bir veya birkaçını bizzat padişahın kesmesi an'ane idi.
Namazdan dönünce Enderunda Hırka-ı Saadet dairesi önündeki
şadırvan yanında kurban kapısı denilen yere konulmuş
bir iskemleye otururdu. Silahdar Ağa, padişahın keseceği
koçları getirir, duası edilir, Hazinedar Ağa'nın getirdiği
tülbentlerle hayvanların gözleri bağlanır ve yine Hazinedar
Ağa padişahın beline bir futa sarardı. Bıçakçıbaşı bir
gümüş tepsi içinde bıçakları getirir, başlala bunlardan
birini seçerek padişahın eline verirdi. Kurban eti saray
kapılarına, baltacı, haseki, kozbekçi, sakalar, kuşhane,
helvahane, odun ambarı, hasfırın ve kayıkçı ocaklarına
dağıtılırdı. Bu arada her yıl Muharrem ayının 10'uncu
günü Aşure yapılıp aşureliklerle sarayın önemli kişilerine
gönderilirdi. Nevruz bayramında yapılan Nevruziye ise
çeşitli baharatlardan oluşmaktaydı. Bu karışımın formülünü
hekimbaşılar verirdi. -Haremde Valide Sultan ve Kadınefendiler,
Hasekiler tarafından verilen özel yemekler; Bu yemeklerin
bir çoğu çocuk doğumlarında, herhangi bir ölüm halinde
ve saray haremini ziyarete gelen padişah ailesinin kadınları
veya ender olarak gelen yabancı kadın misafirler için
yapılırdı. Bu konuda en önemli belge Lady Montagu'nun
hatıralarıdır. Her ne kadar padişahın ikamet ettiği
bilinen saraylarda ağırlanmışsa da ağırlayan hanımların
saraylı olması anlatılanların saray gelenekleri olduğunu
kanıtlamaya yetmektedir. Lady Montagu Osmanlı Sarayındaki
hanımların fiziki güzelliklerinden, kıyafetlerine ve
ev dekoruna kadar pek çok şeyi kaleme almıştır.
Yemekler için söyledikleri, daha çok bunların çeşitliliği
ve farklı oluşları üzerinde yoğunlaşmıştır. Gene anlattıkları
arasında yemek sonrası ve öncesi yapılan şerbet, kahve
ve çubuk ikramları da bilinen şeylerdir. Ancak yemek
sonrasında yapıldığını naklettiği danslı ve müzikli
eğlenceler elbette ilginçtir. Bu konu Osmanlı sarayındaki
kadın davetlerindi dans ve müziğin bir gelenek olup
olmadığını sorusunu akla getirir. Daha önce belirtildiği
üzere Sultan Abdülmecid'den sonra Osmanlı Sarayı'na
davet edilen yabancı devlet büyükleri batılı tarzda
ağırlanmışlardır. Bunlardan Yıldız Sarıyı'nda özellikle
Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm ve ailesi için verilen
yemekler dikkat çekicidir. Bu yemeklerden biri Küçük
mabeyn köşkünde yapılmış ve küçük şehzade Burhaneddin
Efendi ile Alman İmparatorunun oğlu ortaklaşa misafirlere
bir konser vermişlerdir. Burhaneddin Efendi'nin çok
iyi piyano çaldığı bilinir. Bu arada sarayın hangi bölümünde
ve kademesinde olursa olsun bütün yemeklerden sonra
genellikle gül suyu, buhur suyu ikram edilir, el yıkamak
için ibrik, leğen, peşkir getirilir, özel merasimlerde
şerbet, kahve ve gerekirse çubuk ikram edilirdi. Bu
Osmanlı geleneği yavaş yavaş saraya mensup yüksek seviyeli
memurlara, paşalara, zenginlere kadar yayılmıştır. Sultan
Abdülmecid'den sonra: Eski minyatür ve tablolardan anlaşıldığı
üzere 19. Yüzyıl öncesinde Topkapı Sarayı Kubbealtında
verilen divan yemeklerinde sandalyede oturanlar sadece
yabancı elçilerdir. Diğer vezirler ve yüksek seviyeli
memurlar minderler, tabureler veya sedirler oturmakta,
önlerine özel bir altlığı olan tepsiler kurulmaktaydı.
Bu gelenek padişah için de geçerliydi. Eski Saray sofraları,
al, eflatun, mavi, büyük ve sırmalı örtüler üzerine
kurulur, peşkirciler herkesin önüne peşkir sererlerdi.
Yemekler mutfaktan genellikle tablalara taşınırdı. Saraylarda
tablalar dört beş kişilik olduğu için özellikle harem
halkı bu sayılara göre gruplanırdı. Herkesin çatalı,
bıçağı, bardağı ve peçetesi ayrıydı. Bunlar yemekten
sonra kullanılan tarafından yıkanır, kendi dolaplarında
saklanırdı. Yıldız Sarayında harem yemeklerini aşçı
nöbetçi denilen genç kızlar getirirlerdi. Avrupalılaşma
olayı Meşrutiyetten önce başladığı için mutfak gelenek
ve repertuvarı da yavaş yavaş bundan etkilenmiştir.
Özellikle II. Abdülhamit ve sonraki padişahlar zamanında
misafirlere sunulan yemekler arasında sık sık Avrupa
yemek isimleri ve Avrupalı aşçıların adları geçmeye
başlar. Bu arada aşçıların kıyafetleri de değiştirilmiştir.
En önemli olay ise masada yemek yemek âdetinin başlamasıydı.
Saray mefruşatının batılı tarzda oluşu da bu geleneğin
Sultan II.Mahmut döneminde başladığını destekler. Ne
var ki bu tür uygulamalar daha çok Sultan Abdülmecid
devrinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Dolmabahçe, Mecidiye
Köşkü (Topkapı Sarayı) ve Yıldız Sarayı köşklerindeki
mefruşat arasında pek çok ve değişik ölçülerde yemek
masası ve bunların etrafında sandalyeler vardır. Durum
böyle olunca masaya servis şeklinde de değişiklik yapmak
gerekmiştir. Yemek servisi batılı tarzda ve garsonluk
eğitimi görmüş Hademe-i Hümayun tarafından yapılmaktaydı.
Sultan II. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı'nda, Sultan
Mehmet Reşad döneminde ise Dolmabahçe'de bu hademenin
yabancı devlet başkanları ve maiyetlerine verdikleri
servis övgüyle anılır. Gene Yıldız Sarayında Şale Köşkünde
ve Büyük Mabeyn dairesinde büyük ziyafetlerden önce
çekilmiş fotoğraflar vardır. Bunlar masa düzenine batılı
tarzda geçişi ve uygulamadaki başarıyı göstermesi açısından
ilgniçtir. Mutfak hizmetleri Topkapı Sarayında Divan
Vezirleri ve Harem halkı için yapılan yemekler Has Mutfakta,
padişaha özel yemekler ise Kuşhane Mutfağında hazırlanırdı.
Buralarda çalışan aşçılar farklıydı. Tavernier'e göre
sarayda başka mutfaklar da vardı.
Bunlar 7 bölümden oluşuyor, her biri bir aşçıbaşı tarafından
yönetiliyordu. Padişaha, Has Mutfakta, haremini üst
seviyeli kadınlarına Valide Sultan Mutfağında, Harem
ağalarına Kızlarağası Mutfağında, Kapı Ağaları ve Divan
memurlarına ayrı bir mutfakta, Hazinedar başı ve maiyetine,
Kilercibaşı ve maiyetine, Saray ağası ve maiyetine ayrı
ayrı mutfaklarda yemek pişiriliyordu. Özet olarak günde
yaklaşık olarak 4000 kişiye yemek hazırlayan, Ulufe
günleri 10.000 yeni çeriye çorba-pilav-zerde pişiren
bu hizmetlerin sayısı zaman zaman değişmesine rağmen
18. yüzyılda 500 kadardı. Bunlara ek olarak 400 kadar
Helvacı tatlı yiyecekler (helva, macun, şerbet vb.)
hazırlardı. Saray aşçılarının ustalarına Üstüdan-ı Matbah-ı
Has deniliyordu. Bunlara bağlı kalfalar ve daha sonra
bölük başları ve şagirtler geliyordu. Bunlara da 300
civarında aşçı ve 100 aşçıya yakın Kızlarağası, Hazinedarbaşı,
Kilercibaşı ve Saray Ağalarının özel aşçılarını eklemek
gerekir. Haremin üst kademelerine de gerekirse özel
bir menü çıkarılırdı. Bütün bu hizmetliler aşçıbaşı,
aşçı, ocakbaşı, kebapçı, tatlıcı, hamurcu, pilavcı,
balıkçı ve perhizi adlarıyla tanınan, konusunda uzmanlaşmış
kişilerdi. Padişaha yemek pişirenler ise Zülüflü Baltacılardan,
güvenilir iki kişi ve bunlara bağlı yeterince aşçı ve
helvacıdan oluşmaktaydı. Pişirilen yemekler tek kişilik
tencerelerde -ki buna kuşhane deniliyordu- hazırlanırdı.
Padişah sefere çıkarsa bu mutfak görevlileri de beraber
giderlerdi. Bunlar, Haçova, Mohaç gibi savaşlarda bilfiil
savaşmış ve başarılı olmuşlardı. Helvacılar Sarayın
helva, macun, hoşaf gibi tatlıları helvahanede yapılır,
burada çalışanlara Helvacıyan-ı Hassa denilirdi. Başarılı
olanları Helvacıbaşı Çaşnigirbaşı veya Hoşafçıbaşı olurdu.
Ocak, 18. yüzyılda 6 usta ve 100'ü aşkın şagirtten oluşuyordu.
Topkapı Sarayında mutfaklara bitişik ayrı bir helvahane
bulunur. Yapılan macunların bazıları aynı zamanda bazı
hastalıklara ve zayıf bünyelilere iyi geldiğinden bunlar
hekimbaşı denetiminde yapılırdı. Bu ocakta yılda bir
kere ot gecesi denilen gecede yapılan özel macun bütün
saray ricaline ayrı ayrı gönderilir, aynı gece ocak
ahalisi bayram yaparak eğlenirdi. Saray ekmekçilerine
Habbazin-i Hassa denilirdi. Ekmekçibaşının yönetiminde
çalışırlar ve pişirici, hamurkâr ve elekçilerden oluşurlardı.
Fodlacılar (Pideciler) ayrıydı. Tüm bunlara ek olarak
kasaplar, yoğurtçu ve sütçüler, sebzeciler, tavukçular,
simitçiler, buzcu ve karcılar, kalaycı, mumcu, buğday
döğücüler (Kendüm küban), sakalar ve yedi bölük halinde
çalışan kilerciler vardı. Hepsi enderunda bulunan kilercibaşına
bağlı çalışırlardı.
Padişah Sofrası Fatih Sultan Mehmet ünlü kanunnamesinde
diyor ki: "Cenab-ı şerifim ile kimesne taam yemek kanunum
değildir, meğer Ehl-i iyalden ola, Ecdad-ı izamım vüzerasiyle
yerleşmiş. Ben refetmişimdir" Buradan anlaşılacağı üzere
Fatih tek başına veya çok yakın olanlarla yemek yiyor
ve evvelki padişahlar gibi vezirleriyle dahi yemek yemeği
reddediyor. Hatta Kanunnameye göre Divanda vezirlerin
de nasıl ve hangi şartlarla yemek yiyebileceği belirtilmiş,
bunların önünden kalkan taamın (artık yemek) dahi çavuşlar,
reisüülküttap neferleri gibi hizmetliler tarafından
yenilmesini öngörmüştür. Böylece bir taraftan bu hizmetlilere
vezir yemeği yedirilerek onları payelendirirken bir
taraftan da israfın önlenmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak makam sahibi görevlilerin genellikle kendi sınıflarıyla
bir arada yemek yeme zorunda olduğu görülüyor. Sonrada
Ali Ufki bey adını alan saray ağalarından Woyciech Bodowski
17. yüzyıldaki saray âdetlerini anlatırken "padişahın
Hasoda'da veya teras ve bahçelerde yalnız başına yemek
yediğini, yemek için kaşık ve parmaklarını kullandığını
daha sonra ellerini sabunla yıkadığını" belirtir. Padişaha
giden yemek de tablalarla taşınırdı. Yemekler kapaklı
sahanlarda olurdu. Sultan II. Abdülhamid'in bilinen
efhamları dolayısıyla yemekleri tablalara konduktan
sonra bir örtüyle kapatılır, örtünün uçları birbirine
bağlanarak mühürlenirdi. Bunun gibi ekmek sepeti, su
ve şerbet sürahilerinin ağızları da mühürlenirdi. Sürekli
Kağıthane suyu içtiğinde bu membe yakınına kimse yaklaştırılmazdı.
Padişahın sofra hizmetlerine Çaşnigir Usta denilen Harem
kıdemlilerinden bir kadın bakardı. Peşkircibaşı ise
kıdemli kilercilerden seçilirdi. Peşkirleri muhafaza
eden kişi Peşkir Gulamı idi. Sultan II. Abdülhamid'e
sofrada yalnız Kilercibaşı hizmet ederdi. Yemek sonrası
ve öncesi padişahın ellerini yıkamak için İbrik Gulamı
ve İbriktar görevlendirilmişti. Butün bu görevler Enderun
ağaları tarafından gerçekleştirilirdi. Herbirinin terfi
edeceği görevler belliydi. Padişaha en yakın olanlar
ise Hasodalılardı. Bir münasebetle Karamanda bulunan
Fatih Sultan Mehmet, birgün tebdil-i kıyafet dolaşırken
sokakta bir yeniçeri aşçısının etrafa küfrederek bağırdığını,
esnafı suçladığını görmüş sadrazam vasıtasıyla sebebini
öğrenmek istemiştir. Bağırıp çağıran aşçı, "saatlerdir
bir okka et bulamadığını, düzensizliği küfrettiğini,
şayet bu görevlerde kendisi olası hiçbir aksama olmayacağını"
söylermiş. Padişahın bu aşçıyı önce ihtisap Ağalığına
getirdiği, gerçekten başarılı olduğunu görünce sadrazamlığa
kadar yükselttiğini ve bu kişinin Gedik Ahmet Paşa olduğu
iddia edilir. Bu olayın doğruluk derecesi tartışılabilir.
Ancak aşçının en yüksek görevlere dahi terfi edebileceğini
anlatması açısından ilginç olduğu gerçektir.
|